Soner ORHAN

Soner Orhan'ın Kişisel website ve Güncesi

Yazar Soner ORHAN
Mart - 11 - 2010

Herkese selamlar uzunca bir süre olmuş yeni birşeyler karalamayalı. Bugün tüm gün haber bültenlerinde İstanbul Emniyet müdürlüğünün 22 ilde eşzamanlı yapmış olduğu operasyonla ele geçirilen 1,5 milyon korsan kitap haberine odaklandık. Aman Allahım okunası milyonlarca kitap bir yere istiflenmiş akıbetini bekliyor.

Benim gibi kitap okumayı alışkanlıkları arasında bulunduran bir kişi için muazzam görüntülerdi bu kitaplar. Diğer yandan ise eser sahibi bazı yazarların serzenişleri vardı ekranlarda. Elbette ki haklıydılar. Onlarca yılın birikimi emeği, kavgası bir anda ucuz bir matbaada ucuz bir kalitede hemde sayfaları ekonomik(!) çıksın diye azaltılarak çıkartılıyor ve üstüne üstelik kapak kaliteside birebir yapılıp birde sahte bandrolleri vurulmuştu. Bir çok yazarın kahramanı, hikayesi, kurgusu, fikirleri tezgaha yarı fiyatının altına düşmüştü.

İnsan bu yönüyle bakınca gerçekten korsan ürünlerlerden, özellikle de kitapların sahtesinden nefret eder hale geliyor. Ama ortada bir sıkıntı var. Türkiye’de ki ekonomik ÅŸartlar. Az geliÅŸmiÅŸ ülke olmanın vermiÅŸ olduÄŸu sıkıntıların en başında kitap okuma alışkanlığını bir türlü edinememiÅŸ olmamızında yattığı aÅŸikar deÄŸil midir?

Gelişmiş ülkelerde yıllık kitap okuma oranı 10 kitabın üzerindeyken bizdeki oran nüfusa oranla çok kötü yerlerde. Çünkü önce karın tokluğu felsefesi ile yetişen bir toplumun kitaplara ayıracağı bütçenin maalesef pek te iç açıcı olmayacağı kesin.

Örneğin bir yazarın bir yerdeki konuşmasına şahit oldunuz ve etkilendiniz. Onu daha yakından tanımanın en güzel yolu onun kitaplarına sarılmak olacaktır. Ama baktınız ki bu yazar oldukça popüler ve onlarca kitabı var. Kitaplar sürükleyici ve hepsi bir hafta da bitecek cinsten. Bir kitap yaklaşık 15 ile 20 TL arası. Kitabı 2 haftada okudunuz ve diğer kitapları almak için en azından 1 ay içinde sadece bir yazara 40-50 lira ayırmanız gerekli.

Peki sadece bir yazara mı bağımlısınız kitap okumak için. Yeni kitabı henüz raflara yerleşmiş diğer sevdiğiniz yazarın kitabı da 18 liradan raflardaki yerini almış. Derken diğer yazarın okumadığınız bir kitabına sarılıyorsunuz. Bunlar arşivlik değil. En fazla bir buçuk aya kadar hepsini okumuş olursunuz.

Eğer ortalama bir gelire sahipseniz şöyle 5-6 raflı bir kitaplık için 400-500 liraya ihtiyacınız olduğunu bilirsiniz. Peki nasıl olacakta bizlerde gelişmiş ülkelerdeki 10 kitap üzeri seviyeye çıkacağız? İşte bize yardımcı olacak olan yayınevleridir, yazarlardır, aydınlardır. Fiyatları makul seviyelere çekmeliler. Ben sevdiğim yazarın hayata dair her satırından haberdar olabilmek için bir bütçe ayarlamalıyım ve bu beni sarsmamsalı. Kütüphanemde arşivleyebilmeliyim onun satırlarını. Ama maalesef sistem buna izin vermiyor.   Sistem aydınlanmanın anahtarı kitap yerine 1 kilo soğan, 2 kilo patates diyor. Bu yüzden kitap arşivi cesareti gösteremiyorum.

Ayrıca bir dipnot daha düşelim. Bir dedikoduya göre bu korsan kitap sektöründe yayınevlerinin de parmağının olduğu söyleniyor. Yazarlara ya da devlete para vermek yerine kitabın korsan baskısından daha iyi gelirler elde edebileceklerine dair iddialar var. Evet öncelikli olarak bandrollü orjinal ürün sahibi olmak için savaşacağız. Paramızın bütçemizin yetişmediği noktalarda kötü işlere başvuracağız belki ama vicdan muhasebeside yapacağız.  Bilgiden, düşünceden, düşünmekten mahrum kalmamak adına muhakkakki kağıttan elmaslara sarılacağız. Neyse bakalım yakalanan bu kadar kitabın akıbeti ne olacak. Eğer yakılacaksa çok kötü olur. Yakarlarsa yakalandığı için üzülürüm. Herhalde bir şekilde değerlendirilecek ve yeniden kazanımı için bir hal çaresine bakılacak. Diğer türlüsünü düşünmek bile istemiyorum.

PaylaÅŸ:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • FriendFeed
  • MySpace
  • RSS
  • Twitter
Yazar Soner ORHAN
Ocak - 4 - 2010

Bu hikayeyi çocukken filan dinlemişliğim yok. Baya baya koca adamken, üniversite yıllarında dinledim. Hikaye kendimce çok etkileyiciydi. Sanki hayat dersi niteliğindeydi. Aklıma geldikçe de birilerine anlatır dururum. Bunu internet ortamında hiç paylaşmamıştım. Bir de buradan paylaşayım. Hikayede canlı cansız o kadar karakter var ki tane tane anlatmakta fayda var.

Vakti zamanında adamın birisi taÅŸ ocağında çalışıyormuÅŸ.  Görevi daÄŸları taÅŸları kırmak, taÅŸ taşımak. Hava o kadar sıcak ve adam öyle bir terlemiÅŸ ki artık bunalmış bu hayattan. Kendini yakıp kavuran sıcakta gökyüzüne bakmış ve tanrıya dua etmiÅŸ ” Tanrım ne olursun beni ÅŸu güneÅŸe çevirde insanları sıcaktan yakıp kavurayım”. Tanrı kulunun isteÄŸini geri çevirmemiÅŸ ve onu istediÄŸi gibi bir anda güneÅŸe çevirmiÅŸ. Adam halinden mutlu bir ÅŸekilde insanları kavuracağı sırada önüne bir anda bulut çıkmış. Adam koskoca bulut kümesinin içinde kalakalmış bakmışki güneÅŸten dahada kuvvetli bir bulut var.

Adam tekrar tanrıya yakarmaya baÅŸlamış “Tanrım beni güneÅŸ yaptın ama bu güneÅŸten daha da kuvvetli bulut varmış beni ona çevirmeni diliyorum”. Tanrı kulunun bu isteÄŸini de geri çevirmemiÅŸ. Onu hemen buluta çevirmiÅŸ. Adam bulut olup gökyüzünün semalarında güneÅŸe karşı durmaya çalışırken bir anda baÅŸka bir güç çıkmış. O da ne bir anda adamcağız dağılıvermiÅŸ. Bakmış ki buluttan da kuvvetli bir güç var.

Adam duramamış ve yine baÅŸvuracağı tek makama tekrar baÅŸvurmuÅŸ. “Tanrım biliyorum çok oldum ama buluttan da güçlü bir ÅŸey geldi beni dağıttı ne olursun beni rüzgara çevir önüme ne kadar bulut çıkarsa dağıtayım demiÅŸ”.  Esirgeyici ve bağışlayıcı olan Tanrı kulunun bu rızasını da yerine getirmiÅŸ. Adam bir anda rüzgar olmuÅŸ. Fırtınalar, kasırgalar adamın güç gösterisi olacakmış derken bir anda rüzgarın hızını bir ÅŸey kesmiÅŸ. Karşısına kocaman bir engel çıkmış ve adam ne olduÄŸunu ÅŸaşırmış.

Adam bu ÅŸaÅŸkınlık ve hayal kırıklığı ile yine merhametli tanrısının huzuruna çıkmış. “Tanrım Fırtınalar, kasırgalar, hortumlar çıkaran rüzgarın bile hızını kesebilen bu dünyada daÄŸlar varmış ne olursun beni o daÄŸlardan birisi yapıver”. Tanrı hangi isteyen kulunu geri çevirmiÅŸ ki. Kulunun bitmek bilmez isteklerini harfiyen yerine getiriyormuÅŸ. Adam artık kocaman bir daÄŸ haline dönüşmüş. Heybetli sıra daÄŸlar gibi önüne çıkan tüm rüzgarları kesip gücünü yeryüzüne ispatlamaya çalışırken o da nesi bir anda aÅŸağıya doÄŸru kaymaya ve kısalmaya baÅŸlamış. O ÅŸaÅŸkınlıkla aÅŸağı doÄŸru eÄŸilip bakarken bir de ne görsün! Dağın eteklerinde bir adam dağı taşı delip ekmeÄŸini taÅŸtan çıkartıyormuÅŸ.

Bir anda küçük dilini yutmuÅŸ. Nasıl olurda güneÅŸten, buluttan, rüzgardan, daÄŸdan da kuvvetli bir ÅŸeyin varlığından bunca senedir haberi olmamış. Bunu tanrısına nasıl söyleyecek. “Beni yeniden ben yap” demek bu kadar kolay mı?  Adam, tanrının karşısına utana sıkıla çıkmış ve “Ben benden daha güçlü bir ÅŸeyi ne yeryüzünde ne gökyüzünde gördüm. Hatamı gördüm ve senden af diliyorum. Beni yeniden ben yapmanı istiyorum.” diyerek tanrısına akılsızlığını ve mahcubiyetini utana sıkıla anlatmış. Tanrı kulunun hatasını anlamasına ve yine kendisi gibi olmasına ve göründüğü gibi yaÅŸamak istemesine mutlu olmuÅŸ. Onu tekrardan eski haline getirmiÅŸ. Adam mutlulukla tanrısına şükredip aslında yaratılmışların içerisinde en ÅŸanslılardan birisi olduÄŸunu fark ettirmesinden ötürü tanrısına daha da fazla baÄŸlanmanın da mutluluÄŸuyla akÅŸam evinin yolunun tutmuÅŸ.

İşte hikayemiz bu kadar. İnsanoÄŸlu içerisinde bulunduÄŸu durumu iyi kavrayıp yaratınına bulunduÄŸu durumun nimetini fazlasıyla şükrederek göstermeli. Atalarımızın bir sözü var “Ne oldum demiyeceksin, Ne olacağım diyeceksin”. İşte bu dünyada ne oldum delisi gibi ortalıkta dolaşıp bulunduÄŸun konumun güzelliklerinden, yanlışlarından ders çıkarmazsan o daÄŸdaki taÅŸ ocağındaki haline bile bir daha kavuÅŸamayabilirsin.

PaylaÅŸ:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • FriendFeed
  • MySpace
  • RSS
  • Twitter
Yazar Soner ORHAN
Ocak - 3 - 2010

Yavaş yavaş 20 li yaş dönemlerinin sonuna doğru geliyorum. Artık kanımın deli gibi aktığı dönemlerin sonu geliyor herhalde. Gençlik yada ergenlik dönemi diyelim biz o döneme müziğin evrenselliğine takılıp ne kaptırmıştık kendimizi müziğin tınısına.

İlk aklıma gelen ise beni yerli müzik yanında evrensel müziÄŸin ritimlerinede alıştıran  Bryan Adams’ın “Everything I do I do it for you” ÅŸarkısı olduÄŸunu hatırlıyorum ÅŸimdi. Arkasından U2, REM, UB40, Pet Shop Boys, Chris Isaak, Radiohead, Oasis gibi isimler. 90′lı yıllar gerçektende müzik adına doyum aldığımız yıllarmış onu anladık. TRT’nin “Pop Saati” programını iple çekerdik sevdiÄŸimiz ÅŸarkıcıların en sevdiÄŸimiz ÅŸarkılarına çektikleri kliplerin videolarını seyretmek için.

90′ların başında MTV kanalı ile tanıştık. O günkü MTV ile iyiki tanışmışız. Sürekli olarak günün ve geçmiÅŸin popüler isimlerinin kliplerini döndürür dururlardı akÅŸama kadar. Çene yok yayın yok sürekli sevdiÄŸin ritimlerle içiçesin. Bir “Losing my Relegion” dinlemek en büyük hediyeydi.  Kasetler bir ileri bir geri sardırılırdı eÄŸer albüm ele geçmiÅŸse. Sonra 2000′li yıllarla CD kültürüyle haşır neÅŸir olmaya baÅŸladık. İstediÄŸimiz ÅŸarkı belki hemen elimizin altında deÄŸildi ama bir tuÅŸla bir ÅŸarkıyı bin kere dinleyebilme özgürlüğü sunuyordu bizlere.

Travis’in “Sing” ÅŸarkısı repeat(tekrar) tuÅŸuyla bıkılana kadar dinlenirdide dinlenirdi yada Coldplay’in “Clocks“u ile piyano ritminin heyecanına kaptırırdık arkası arkasına. Arkasından dijital ortam denen bir ortamla tanıştık. Åžarkılar yavaÅŸ yavaÅŸ illegal yollarla bilgisayarlara indirilebiliyordu. MP3 kavramıyla tanıştıktan sonra Winamp ile birlikte artık kasetler ve CD’ler Müzik setinin altında yer kaplamaz olmuÅŸtu. Artık müziÄŸine hayranlık duyduÄŸumuz isimler albüm albüm arÅŸivimizdeki yerini almıştı. Bir tıklama ile hangi ÅŸarkıyı istiyorsak hoparlörden onun sesi duyuluyordu. Aha’dan “Take On Me” ÅŸarkısını dinlemek için 1980′lere geri dönmenin gereÄŸi yoktu.

Derken youtube ile tanıştık 2005′li yıllarda sevdiÄŸimiz ÅŸarkıların klipleri anında görsel olarak karşımıza çıkıyordu. Bu daha heyecan vericiydi. Hem ÅŸarkıyı dinle istersende onun bir zamanlar ele geçmez kliplerini tekrar tekrar izle. Akıllı arama motoru sayesinde daha Search(arama) kısmına leb demeden leblebi yazısı damlıyordu. Sadece bir mısrasını bildiÄŸiniz sanatçısının adını unuttuÄŸunuz bir daha bulabilir miyim diye kahırlandığınız ÅŸarkıların klipleri önünüze sıra sıra diziliyordu.

Artık herÅŸey elimizin altında mutluluÄŸu zafer sarhoÅŸluÄŸu gibiydi. Bir düşünün en son 10 belkide 15 yıl önce dinlediÄŸiniz bir ÅŸarkı ya da Pop Saati sayesinde bir kere görebildiniz bir ÅŸarkı klibi önünüzde bir tıklamayla. Binlerce kez izle binlerce kez tekrar tuÅŸuna bas. Ne güzel bir duygu aman allahım…

Ama olmadı bir ÅŸey yanlış gidiyordu. O heyecanla bir kere daha bir kere daha derken artık ÅŸarkı sıradanlaşıyordu. Göklere çıkardığınız sanki sizi anlatıyor dediÄŸiniz ÅŸarkılar artık çekilmez hale geliyordu. U2′nun içimize iÅŸleyen “One” ÅŸarkısı artık ulaşılmaz deÄŸildi. Sanki çarşı pazarda tezgahlardaydı. Buna dur demezsek bir zamanların o mükemmel tınılarının hepsi sıradanlaÅŸacak kulaktaki o ulaşılmaz melodiler rutinleÅŸecekti. Ve olan olduda. Bugün o ulaşılmazların artık bir çoÄŸunu dinlemiyorum. Aslında dinlemek istemiyorum.

Tekrar eski günlere dönmek istiyorum. Yine onlara zor bela ulaÅŸmak istiyorum. Yine bir “Pop Saati” programını heyecanla bekleyip acaba bu programda ona yer verirlerminin heyecanını yaÅŸamak istiyorum. Bu yazıyı niye yazdım.  Çünkü az evvel internette gezintim sırasımda uzunca bir süredir itina ile dinlemediÄŸim Chris Isaak’in son albümünün videosu ile karşılaÅŸtım. Gerçekten çok heyecanlıydı. O karizmatik adam artık ileriki yaÅŸların verdiÄŸi karizmayı da üstüne alarak yeni bir albüm çıkarmıştı ve klibini kendi resmi sitesinde yayınlıyordu. “Vay be” dedim. Sonuna kadar pür dikkat dinledim ve 0nu ilk tanıdığım 1990′ların başındaki “Wicked Game” doÄŸru yolculuk yaptım. Arkasından “Blue Hotel ” ve diÄŸerleri.

PaylaÅŸ:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • FriendFeed
  • MySpace
  • RSS
  • Twitter
Yazar Soner ORHAN
Aralık - 27 - 2009

Acun Ilıcalı hatırladığım kadarıyla yaklaşık 10 yıldır ekranlarda maganizel izlentiler yapan ve sunan bir medyacı. Bugüne kadar yaptığı programlar Türkiye’nin her kesimince izlenen programlar. İşinde baÅŸarılı bir medyacı buna diyecek yok. Fakat Acun’un yaptıklarından memnun olmayanlar da var. Mesela benim gibi. Acun Ilıcalı ve onun gibiler Televizyon denen icadın bize sunduÄŸu popüler kültürün adamı olabilecek nitelikteler maalesef. Zaten “Televole” gibi içi boÅŸ kültürün temel taÅŸlarından olan birisi içinde burada yazılacak iyi ÅŸeylerin sayısı elbetteki az olacaktır.

Ilıcalı’yı ilk hatırladığımda “Acun Firarda” adında bir program yapıyordu. Bu program vasıtasıyla dünyanın her tarafını gezip bizlere gezdiÄŸi ülkelerden izlenimler getirirdi. Ama ne izlenimlerdi(!). GittiÄŸi ülkelerdeki ilk iÅŸi sahillere inip yarı çıplak yada yarı ayyaÅŸ gezen insanları sanki o ülkenin kültürünün bir parçasıymış gibi göstermek en büyük marifetleri arasındaydı. Programa sahilde baÅŸlar sahilde bitirirdi. Sanki bizlere göstermek istediÄŸi bu ülkelere “seks turizmi” için gidilir havasındaydı. Programın kültürel olarak bize kattığı zerre kadar bir ayrıntı da yoktu. Bolca pazarlanmış et, dans, sapkın hayat felsefesi.

Acun beyin baÅŸarılı ve hırslı olduÄŸunu söylemiÅŸtim. Acun durmadı ve “Fear Factor”, “Survivor” gibi programları yurtdışından binlerce dolar ödeyerek Türkiye’ye getirdi ve pazarladı. Artık Acun tamamen medya adamıydı.

Büyük voleyi vurduÄŸu program “Varmısın Yokmusun” ile ekranlara adeta kabus gibi geri döndü. Türkiye’nin her yerinden kutusundan çıkacak parayla hayatının deÄŸiÅŸeceÄŸine inanan insanlar bu programa akın etti. Program Acun’un ve çevresinde pervane gibi dönenlerden baÅŸkasına maddi olarak katkısı yoktu. Gerçi bizede katkısı çoktu. Sırf bu eÄŸlenceli saatleri seyredebilmemiz için bize sunulan saatlerde bolca reklam izleyerek ülke ekonomisine de katkıda bulunduk. Her reklam binlerce liraydı ve bunların masraflarını da birileri karşılamalıydı.

Türkiye gerçeÄŸi kutuların arkasındaydı. Hayatında hiç bir emek vermeden tüm hayallerini bir kutudaki geleceÄŸine indirgeyen yarışmacıların ruh halleri ekranlarda pür dikkat izleniyordu. En çok dikkatimi çeken ise bir yarışmacı kutusundan 50 bin TL’yi açınca bile derin bir oh! çekilmesiydi. 25 yıllık emeÄŸi karşısında emekli olduÄŸunda taÅŸ çatlasa 30 bin lira para kazanacak bir memur bile 50 bin liralık kutunun açılmasına derin bir oh! çekebiliyordu. Bu ne yaman bir çeliÅŸkiydi böyle.

Neyse gel zaman git zaman derken Acun bey  karşımıza yeni bir programla geldi.  “Yetenek sizsiniz Türkiye”. Türkiye’nin her yerinden bedensel becerilerini, hünerlerini göstermek adına toplanan insanlar yine yeni bir hayalin peÅŸinde koÅŸuyorlar. Benim dikkatimi çeken taraf yarışmacıların hünerleri deÄŸil. Programların gerçekleÅŸtirildiÄŸi mekanlar. Evet biz oraya bilim yuvası, akademi diyoruz. Elbetteki bilimin yanında eÄŸlence de olacak. Ama gençler adeta birbirlerini eziyorlar o ortamda bulunmak için. GeçtiÄŸimiz günlerde ekranlara yansıyan neydi öyle. Üniversite öğrencileri birbirlerinin üzerine çullanıyorlar, Camları kırıyorlar, kavga ediyorlar, protesto ediyorlar. Peki neyi? Elbetteki Acun, Hülya AvÅŸar ve Ali Taran denilen daha çok Medya maymunu olmaktansa Medya maymunu imalatçısının k..çlarını izleyebilmek için birbirlerini eziyorlar.

Acun yine yaptı yapacağını. Hedefinde ÅŸimdi Üniversite gençliÄŸi varmış demek ki. Gençlerin o hallerini görünce “Yeni dünya düzencilerinin” ne kadar mutlu oldukları bir an geldi aklıma. Toplumu ÅŸekillendirecek Üniversite gençleri eÄŸlence dünyasının içerisinde ayrı dünyaların içerisinde ÅŸekillenmek bir yana yok oluyorlardı.

Bundan belki 30 yıl önce babaları bu ülke için bilinçli yada bilinçsiz doğru ya da yanlış bir şekilde ideolojileri uğruna silahlarla dans ederken yeni kuşaklar darbukanın tınılarında birbirleriyle dans ediyorlardı. Değişmeyen tek şey vardı. O günde batı için çalışıyorlardı bugünde.

PaylaÅŸ:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • FriendFeed
  • MySpace
  • RSS
  • Twitter
Yazar Soner ORHAN
Aralık - 6 - 2009

Adana’da 100. Yıl mevkindeki Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezinde bu yıl 3.’sü düzenlenecek olan Çukurova  Kitap Fuarı,12-17 Ocak 2010 tarihleri arasında baÅŸlıyor. Ocak ayında Adana’da gelenekselleÅŸen bu fuara umarım Adanalılar olarak gereken ilgiyi gösteririz.

Geçtiğimiz yıl yaklaşık olarak 196 bin kişinin ziyaret ettiği belirtiliyor. 12-16 Ocak 2010 tarihleri arasında 10.30-20.30 ve son gün ise 10.30-20.00 saatleri arasında fuar ziyaret edilebilir.

Henüz hangi yazarın hangi gün imza ve söyleÅŸi yapacağına dair bir bilgilendirme geçilmese de Banu Avar‘ın internet sitesinde 17 Ocak 2010′da söyleÅŸi ve imza günü olacağına dair bilgilendirme geçilmiÅŸ. Kitap Fuarını merakla bekliyor olacağım. Bir aksilik olmazsa orada olacağım. Ayrıca henüz netlik kazanmadı ama Nihat Genç’te yeni kitap çıkmışken Çukurova Kitap Fuarına umarım katılım saÄŸlar.

Yazarla Okuru BuluÅŸturan Fuar
Çukurova 3. Kitap Fuarı kapsamında panel, söyleşi, şiir dinletisi ve çocuk etkinlikleri gibi 60 kültür etkinliğinde ve imza günlerinde 300 yazar kitapseverlerle buluşacaktır. Aralarında İpek Ongun, Server Tanilli, Füruzan, Oya Baydar, Muzaffer İzgü, Özcan Karabulut, Hilmi Yavuz, Banu Avar, Yüksel Pazarkaya, Sevgi Özel, Şükrü Erbaş…ve pek çok değerli şair, yazar ve bilim insanının bulunduğu konuklar 6 gün süresince okurlarla bir araya gelecektir.

Detaylı Bilgi için. Kitap Fuarı Resmi Sitesi

PaylaÅŸ:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • FriendFeed
  • MySpace
  • RSS
  • Twitter
Yazar Soner ORHAN
Kasım - 22 - 2009

Bugün bir sınav telaşı vardı. Sınava girmek için tüm hazırlıklarımı yaptım ama sınava gitmek için henüz hazır değildim. Çalışıyordum. Önce işimi tamamlamalı sonra sınava gitmeliydim. Tam işi tamamladım şimdi gidebilirim dediğim vakitte sınava girmeme 15 dakika kalmıştı.

Hemen arabaya atladığım gibi Çukurova Üniversitesinin yolunu tuttum. Gireceğim yeride bilmiyordum. Trafik müthiş kalabalık ve alternatif yol seçeneklerinden birini kullanarak Üniversitenin yoluna kendimi ancak atabildim. Sınava 5 dakika vardı ve henüz Üniversite yoluna gelebildim. Koca üniversitede daha gireceğim bölüme ulaşmam ve sınav salonunu bulmam gerekiyordu. Haydi şimdi bul bulabilirsen.

Hiç bunları düşünmeden ilerlerken yurt bölümünde iki genç arkadaşın otostop çektiklerini ve kimseninde oralıolmadığını gördüm. Aklıma hemen Safranbolu’daki öğrencilik yıllarım geldi. Evimden çıkıp yaklaşık 1 km yol yürüyerek otostop noktasına geldiÄŸim ve oradan da Fakülteye doÄŸru otostop çektiÄŸim yıllar geldi aklıma. Ne yıllardı be. Burada ÅŸimdi otostop arkadaÅŸlarımı hatırlamak istedim. Hakan, Burak, Yunus, Haluk, Mustafa ve diÄŸer arkadaÅŸlarımla olan anıları hatırlamamak elde deÄŸil.:) o ayrı bir hatıra.

Neyse aracı saÄŸa çektim ve arkadaÅŸları arabaya aldım. Fakat son gaz sınav yerine yetiÅŸmek içinde gaza yükleniyorum. ArkadaÅŸları inecekleri yerde bıraktığımda yeniden yalnız kalınca gideceÄŸim yönü kestirmeye çalıştım. Üniversitenin planını bilmiyorumki. Sınava yetiÅŸmem için bir dakikam kalmış. İçimden bir ses “buradan gitmen gerekli” diye beni uyardı. Aracı o tarafa doÄŸru sürdüm. Gittikçe sanki yaklaÅŸtığımı hissettimde yani. Çünkü yol üzerinde genellikle saÄŸlık hizmetleri binaları tabelalarını görüyordum. Artık sanki herÅŸey bittimi derken karşıma aradığım sınav binası çıktı. Bendeki tedirginliÄŸin yerini artık bir rahatlama aldı desem yalan olmaz.

Belkide sınav benim açımdan çokta değerlendirelecek tarafı yoktu ama o 5 dakikalık heyecan benim adıma oldukça keyifliydi. Otostop çeken gençliği görünce sınava geç kalma tedirginliği içinde orada durma ihtiyacı hissetmek ve sanki gençlerin iyi niyet dileklerinin bana sınav merkezini bulmaya yardımcı olması bende farklı bir mutluluk yarattı. Halen iyiliğin karşılığının iyiliklerle ödendiği bir zaman diliminde yaşayabiliyormuşuz. Ne mutlu bize.

PaylaÅŸ:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • FriendFeed
  • MySpace
  • RSS
  • Twitter
Yazar Soner ORHAN
Aralık - 4 - 2008
Yazının 1. bölümü 325. Dönem Sınav Günü (Dışarda) bölümünü okumanız tavsiye edilir.
Yazının 2. Bölümü…………
Askeri Kışlanın önünde askerlerce telefonlarımızın kapatılması istendi ve arkasından üzerlerimiz tek tek aranarak 2. kez sıraya konulduk. 50 kişilik grubumuzla birlikte tören alanının olduğu bölgede 3. kez sıraya sokulduk ve kayıt işlemlerimizin yapılması daha doğrusu grup isimlerimizi alabilmek adına sıramızı bekledik.
Nihayet sıra bize gelmiÅŸti. Bizde gruplandırılıp kayıt defterine imza attırıldıktan sonra serbest düzene geçtik. Arkasından simit, poğça ve çay sırasına sokulduk. Ve 1 saat içerisindeki 4. kez sıraya girme iÅŸlemini tamamladık. Arkasından sıra bizim gruba gelince tekrar bir 50 kiÅŸilik 5′li sıra düzeninde ilerlemeye baÅŸladık. Bu arada tuvalet ve sigara ihtiyacı olanlar için ayrı bir sıra kuyruÄŸuda baÅŸka bir yerde ilerliyordu.
Neys 10 mt. ilerlemeden 50 kiÅŸilik grubumuzu 10′lu sıra düzeninde baÅŸka bir sıraya koydular ve içimizde ÅŸehit yakını, dalgıç, halen doÄŸua bir kardeÅŸi görevde bulunan, doktor, hakim vs. vs. gibi özelliÄŸi olanlar olup olmadığını öğrenmek için sorular soruldu. Arkasında 4′li gruplar halinde evrak kayıtlarının ve doktor kontrollerinin yapılabilmesi için tekrar bir sıra düzenine sokulduk. 4′lü, 4′lü sıra halinde içeri girip iÅŸlemimizi hallettik.
İşlemler sırasında tekli sıra düzeninde dışarı çıkıp sıra numaramıza göre yeniden bir sıra düzeni aldık. Burada bize yeni bir komutan refakat etti. Bizim için yemek hazırlığı yapıldığını ve 10 dakikada yemeğimizi ve ihtiyaçlarımızı tamamlamamız için zamanımız olduğunu söyledi.
Arkasından sırayla kumanyalarımızı alıp (İzmir Köfte, Yaprak sarma, meyva suyu, su, çikolata) yemeğe koyulduk. Arkasından tekrar sıra düzenine geçip sınav salonunun olduğu bölgeye doğru ilerledik.
Burada sırada yaklaşık 10 dakika bekledikten sonra sırayla sınav salonuna alındık. Görevli komutan bizlere sınav hakkında bilgiler verirken bir yandanda olayın yavaş yavaş formalite olduğunu anlamaya başlamıştım. Derken 10 dakika sonra dökülmeler başladı. Bende 10 dakika sonra dışarı çıkanlar tarafındaydım. İçerde çok az kişi kaldı. Galiba kendilerini Yed. Sub. olarak görmek isteyenler soruların tamamını yapmaya şartlanmışlardı. Elimize Teslim-Tebellüğ kağıdı verildi. Birliğimize teslim olduğumuzda bunu gösterecekmişiz.
Sınavın bitmesi için dışarda serbest düzende bekledik. Arkasından o gün içinde yapmaya en alışık olduğumuz şeyi 50 kişilik grup ile sıraya girme işlemini gerçekleştirdik. Sonra bizi yeni bir bölüme götürdüler. Burada elimizdeki evrakların teslim yeri olduğunu anlattı yeni görevli komutanımız. Arkasından numara sıramıza doğru girip evrak teslim imzamızı attık. Evraklar teslim edilirken gerekli olanları teslim edip geri kalanları ise zarflayarak katılacağımız birliğe teslim etmek üzere bize verdiler. Bu bölüm son bölümdü. Galiba 12. sıramızdı.
Artık son sıra veda sırasıydı. Tekrar sıraya girdik. Bize hoşçakalın mesajı verildikten sonra bizi kışlanın dışına götürecek askeri takip ederek son yürüyüşümüzü gerçekleştirdik.
Askerliğe adım atmanın hazzı içerisinde eve mutlu bir şekilde döndük:) Galiba 10 Aralık günü yani bayramın 3. günü sonuçlar yani kısa yada uzun dönem olacağımız ve hangi birliğe katılacağımız açıklanacak. Arkasından 14 Aralık son gün olan teslim tarihine kadar biletlerimizi ayarlayıp vatani görevimizi eda edeceğiz. Bu bildik sözleri bolca tekrarlayacağız
“Vatan Sana Canım Feda”, “Her Türk Asker DoÄŸar”, “Yaylalar Yaylalar”
PaylaÅŸ:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • FriendFeed
  • MySpace
  • RSS
  • Twitter
Yazar Soner ORHAN
Aralık - 4 - 2008
Kıbrıstaki günlerin sonuna geldik. 1 Aralık’ta Adana’ya döndüm ve devrisi günkü Yed. Sub. sınavı için hazırlıklara baÅŸladım. Sabah erkenden kalkıp elime evraklarımı alıp yola koyuldum. 02 Aralık 2008 günü saat 06:30 civarında Adana’daki 6. Kolordu Komutanlığı önüne Yed. Sub. sınavı için kalabalık olabileceÄŸini düşündüğüm için erken gittim. MeÄŸerse bir çok kiÅŸi bir kaç gün önceden gelip sıra için fiÅŸ bile almış. Çukurova’nın her yerinden ( Mersin, G.Antep, MaraÅŸ, NiÄŸde) yed. sub. adayları yola düşmüş sabahın erken saatlerinde yerlerini almışlardı. Biz Kıbrıs’ta olunca elbetteki bazı ÅŸeyleri geç öğrendik. Geç gittik.
Herneyse, vardığımda ortam çoktan hareketlenmişti bile. Kışlanın karşısında sanki elinde karaborsa bilet satan bir karaborsacı gibi elinde fişleri isteyene dağıtan askerden bende bir fiş istedim. Fişe baktığımda çarşamba günü ve 3600 civarı bir sıra numarasını gösteriyordu. Bileti aldım ve boynu bükük bir şekilde evin yolunu tutmak yerine neler yapıldığını seyretmek üzere şöyle bakındım. Her rütbeden askerler yeni asker adaylarını yönlendirmek için yerlerini almışlar ve iyi bir kalabalık oluşmuştu. Elbetteki böyle yerde seyyar satıcılarda da hizmette sınır yoktu.
Bu arada yanımda bir asker adayının babasıda bana bilet numaramı sordu. Bende gösterince bana acımış olmalıki elindeki salı gününün fişini uzattı. Bir sevindimki sormayın. Hemen sırası gelmiş fişim ile en arkadaki yerimi alıp kışladan içeri ilk askerliğe adım atışın heyecanıyla 50 kişilik gruplarla ilerlemeye başladık.
Devamı 325. Dönem Sınav Günü (Askeri Kışlada)
PaylaÅŸ:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • FriendFeed
  • MySpace
  • RSS
  • Twitter
Yazar Soner ORHAN
Kasım - 12 - 2008
Hani bu yazıyı niye buraya döktüm. Geçmişten bu günü iyi şekilde hafızamda tazeleyebilmem için yazmam gerektiğini düşündüm.
Askerlik ile ilgili iÅŸlemlerimi halletmek ve aynı zamanda da kuzen Onur’un düğününde bulunabilmek için Adana’daydım. T.oÄŸluma bu arada bir ömür boyu mutluluklar diliyorum. Ayrıca diÄŸer kuzen Bedir’de Ankara’ya niÅŸanlanmak üzere gitmiÅŸ. Herkes evlilik konusunda bu kadar hızl hareket ederken biz askerlik ile ilgili planlarımızı hızlandırıyoruz.
Neyse konumuz Askerlik şubesindeki günüm. P.tesi sabah itibariyle erkenden üç otobüs değiştirerek vardığım askerlik şubesinde yine bildik manzaralar vardı. Kalabalık bir kitle askerlik şubesine akın etmiş ve vatani görevlerini yapacakları yerleri öğrenmenin telaşındaydılar. Bende o kalabalık içinden sıyrılıp içeriye girdim.
İçeri girdim ve yed.sub. aday adaylarının işlemlerinin gerçekleştirildiği ayrı bölümde sıramı beklemeye başladım. Sıra bana gelmişti. En son mart ayı gibi uğramıştım buraya. Kasım ayındada bir uğrarayım derken iyi bir iş yaptığımıda anladım.
Velhasıl randevusuz gelince beni ö.sonraya attı görevli bayan memure. Bende doğal olarak eve dönmek zorunda kaldım. Öğleden sonra gittiğimde dosyam hazırlanmıştı. Gerekli evrakları doldurdum. Aralıkta asker olmak istediğimi belirttim. Formu doldurup kısa dönemi işaretledim. Şöyle evrak dosyamı inceledim. Baktım 2000 yılından bu yana amma da gidip gelmişim şubeye. Her tarafım evraklarla dolu. Ardından bildik bürokratik işlemler. Evrak kayıttı, Ayşe hanımdı derken sağolsun Ayşe hanım 8,45 YTL yol harcırası verdi. Henüz ne için olduğunu anlamadım ama parayıda aldım elbetteki.
Arkasından komutanın imzasından sonra evrağı yeniden görevli memureye götürdüm. Sevk evraklarımı koca bir zarfın içine yerleştirdikten sonra mühürledi ve elime tutuşturdu. 1-2-3 Aralık tarihlerinden birinde galiba sınava gireceğim ve askerliği hangi sınıfta yapacağımı öğreneceğim. Bakalım nereye ve ne sınıfta düşeceğiz.
PaylaÅŸ:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • FriendFeed
  • MySpace
  • RSS
  • Twitter
Yazar Soner ORHAN
Kasım - 5 - 2008
Yaklaşık 14 aydır yaÅŸadığım Kıbrıs’ta kendi yaÅŸam alanlarım dışında az çok çevre sahibi olmanın verdiÄŸi avantajlarla bir çok sosyo-kültür den eÅŸ, dost, arkadaÅŸ edinme fırsatı buldum. Bunların en geniÅŸi ve önemlisi üniversite öğrencisi arkadaÅŸlar.
BildiÄŸiniz üzere Türkiye’de vakıf üniversitesi olarak adlandırılan ve Türkiye’de burjuva sınıfı ailelerin çocuklarının eÄŸitim yeri olarak adlandıracağımız Kıbrıs’taki vakıf üniversitelerin de ülkemizden kalkıp buraya gelen bir çok gencin geçmiÅŸ yıllarda ki buraya gelen öğrenci portresinde olmadığını gördüm.
Bir zamanların fiyatları ile eriÅŸilemezlerin uÄŸrak mekanı olan üniversiteler artık her bütçeden gençleri ağırlar duruma gelmiÅŸ. Türkiye’de orta kesimin az üstündeki aileler bile umut olan “Diploma” için her türlü fedekarlıklardan kaçınmıyor artık.
Fakat burada ayrı bir tablo var. Öğrencilerin bakış açısı bundan 10 yıl önceki bakış açısı değil. Hayat şartları burada bir çok öğrenciyi zorlayacak düzeyde. Ailelerden bazıları yardımları sınırlı tutarken bazıları umursamamış. Burada artık para harcayan ve tüketen öğrenci modelinden farklı bir bakış açısı var.
Bugün bu öğrencileri bir kafeteryada, bir restoranda, bir inşaatta, bir temizlik şirketinde vs. farklı iş dallarında çalışırken görmek mümkün. Gerçekten buraya tüketmeye değil aynı zamanda kendilerini bulmaya da gelmişler. Çalışıyorlar, didiniyorlar ve en azından aylık kira masraflarını ve geçinebilecek kadarda harçlıklarını çıkarmak için var güçleriyle çalışıyorlar.
Çoğu zaman öğünlerini azaltıyorlar, dolapları tam takır geziyorlar, okula kilometrelerce yürüyorlar yada en ucuz ulaşım aracını seçiyorlar, sigaranın ucuzuna kaçıyorlar, her gece bir eğlence mekanına kaçmıyorlar belkide bunu ayda iki ayda bir yapıyorlar.
Bu çok güzel bir ahlaki tavır aslında. Ekmeğinin kıymetini bilmek. Devlet okullarında ailesinden gelecek kırk kanaat parayla ay sonunu getirmeye çalışan Anadolu lu gencin maceralarını onlarda bu küçücük ada da yaşıyorlar. Elbetteki tablonun hepsi böyle değil. Halen üst yaşam standartlarında hayatlarını sürdürenlerde var. Fakat şuanki tabloda ağırlık bu görüntüde.
Türkiye’de sınıfsal yapının deÄŸiÅŸtiÄŸi bir dönemde burada da öğrencinin sosyo-kültürel ve ekonomik açıdan bir deÄŸiÅŸim geçiriyorlar. Burada hayat hiç onları Kıbrıs’a ilk uÄŸurladığınız gündeki gibi gitmiyor. Onlarda bu gerçek hayatın içerisine karıştılar ve bileklerinin hakkıyla da diplomalarının hakkını alın terlerinide katarak vermeye çalışıyorlar.
PaylaÅŸ:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google Bookmarks
  • Blogplay
  • FriendFeed
  • MySpace
  • RSS
  • Twitter

Özlü Sözler

Ozlu Sozler


-Akıllı birisinden gelen cefa, bilgisizlerin vefasından iyidir. MEVLANA
-Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyiler iyidir. HACI BEKTAŞI VELİ
-Bilginin olduğu yerde bilenler, aklın olduğu yerde düşünenler vardır. Y. HAS HACİP
-Unutulmak istemiyorsan, ya okunacak şeyler yaz,ya da yazılmaya değer şeyler yap. BENJAMIN FRANKLIN
- Çalışmadan, yorulmadan,üretmeden, rahat yaÅŸamak isteyen toplumlar, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, ve daha sonrada istiklal ve istikballerini kaybederler. GAZÝ M.KEMAL
- Bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmaz. UÄžUR MUMCU
- Fikirlerini ve söylediklerini asla kabul edemem..Ama onları söyleme hakkını ölünceye kadar savunurum.Voltaire
- Başkalarının bilgisi ile bilgin olsak bile ancak kendi aklımızla akıllı olabiliriz.Montaigne

Ne Okuyorum?

Ozlü Sözler

Faşizmin Ayak Sesleri - Erol Manisalı

Flickr Albumumden Fotograflar

photo4photo5photo9photo8