Yavaş yavaş 20 li yaş dönemlerinin sonuna doğru geliyorum. Artık kanımın deli gibi aktığı dönemlerin sonu geliyor herhalde. Gençlik yada ergenlik dönemi diyelim biz o döneme müziğin evrenselliğine takılıp ne kaptırmıştık kendimizi müziğin tınısına.
İlk aklıma gelen ise beni yerli müzik yanında evrensel müziğin ritimlerinede alıştıran Bryan Adams’ın “Everything I do I do it for you” şarkısı olduğunu hatırlıyorum şimdi. Arkasından U2, REM, UB40, Pet Shop Boys, Chris Isaak, Radiohead, Oasis gibi isimler. 90′lı yıllar gerçektende müzik adına doyum aldığımız yıllarmış onu anladık. TRT’nin “Pop Saati” programını iple çekerdik sevdiğimiz şarkıcıların en sevdiğimiz şarkılarına çektikleri kliplerin videolarını seyretmek için.
90′ların başında MTV kanalı ile tanıştık. O günkü MTV ile iyiki tanışmışız. Sürekli olarak günün ve geçmişin popüler isimlerinin kliplerini döndürür dururlardı akşama kadar. Çene yok yayın yok sürekli sevdiğin ritimlerle içiçesin. Bir “Losing my Relegion” dinlemek en büyük hediyeydi. Kasetler bir ileri bir geri sardırılırdı eğer albüm ele geçmişse. Sonra 2000′li yıllarla CD kültürüyle haşır neşir olmaya başladık. İstediğimiz şarkı belki hemen elimizin altında değildi ama bir tuşla bir şarkıyı bin kere dinleyebilme özgürlüğü sunuyordu bizlere.
Travis’in “Sing” şarkısı repeat(tekrar) tuşuyla bıkılana kadar dinlenirdide dinlenirdi yada Coldplay’in “Clocks“u ile piyano ritminin heyecanına kaptırırdık arkası arkasına. Arkasından dijital ortam denen bir ortamla tanıştık. Şarkılar yavaş yavaş illegal yollarla bilgisayarlara indirilebiliyordu. MP3 kavramıyla tanıştıktan sonra Winamp ile birlikte artık kasetler ve CD’ler Müzik setinin altında yer kaplamaz olmuştu. Artık müziğine hayranlık duyduğumuz isimler albüm albüm arşivimizdeki yerini almıştı. Bir tıklama ile hangi şarkıyı istiyorsak hoparlörden onun sesi duyuluyordu. Aha’dan “Take On Me” şarkısını dinlemek için 1980′lere geri dönmenin gereği yoktu.
Derken youtube ile tanıştık 2005′li yıllarda sevdiğimiz şarkıların klipleri anında görsel olarak karşımıza çıkıyordu. Bu daha heyecan vericiydi. Hem şarkıyı dinle istersende onun bir zamanlar ele geçmez kliplerini tekrar tekrar izle. Akıllı arama motoru sayesinde daha Search(arama) kısmına leb demeden leblebi yazısı damlıyordu. Sadece bir mısrasını bildiğiniz sanatçısının adını unuttuğunuz bir daha bulabilir miyim diye kahırlandığınız şarkıların klipleri önünüze sıra sıra diziliyordu.
Artık herşey elimizin altında mutluluğu zafer sarhoşluğu gibiydi. Bir düşünün en son 10 belkide 15 yıl önce dinlediğiniz bir şarkı ya da Pop Saati sayesinde bir kere görebildiniz bir şarkı klibi önünüzde bir tıklamayla. Binlerce kez izle binlerce kez tekrar tuşuna bas. Ne güzel bir duygu aman allahım…
Ama olmadı bir şey yanlış gidiyordu. O heyecanla bir kere daha bir kere daha derken artık şarkı sıradanlaşıyordu. Göklere çıkardığınız sanki sizi anlatıyor dediğiniz şarkılar artık çekilmez hale geliyordu. U2′nun içimize işleyen “One” şarkısı artık ulaşılmaz değildi. Sanki çarşı pazarda tezgahlardaydı. Buna dur demezsek bir zamanların o mükemmel tınılarının hepsi sıradanlaşacak kulaktaki o ulaşılmaz melodiler rutinleşecekti. Ve olan olduda. Bugün o ulaşılmazların artık bir çoğunu dinlemiyorum. Aslında dinlemek istemiyorum.
Tekrar eski günlere dönmek istiyorum. Yine onlara zor bela ulaşmak istiyorum. Yine bir “Pop Saati” programını heyecanla bekleyip acaba bu programda ona yer verirlerminin heyecanını yaşamak istiyorum. Bu yazıyı niye yazdım. Çünkü az evvel internette gezintim sırasımda uzunca bir süredir itina ile dinlemediğim Chris Isaak’in son albümünün videosu ile karşılaştım. Gerçekten çok heyecanlıydı. O karizmatik adam artık ileriki yaşların verdiği karizmayı da üstüne alarak yeni bir albüm çıkarmıştı ve klibini kendi resmi sitesinde yayınlıyordu. “Vay be” dedim. Sonuna kadar pür dikkat dinledim ve 0nu ilk tanıdığım 1990′ların başındaki “Wicked Game” doğru yolculuk yaptım. Arkasından “Blue Hotel ” ve diğerleri.



















Son Yorumlar