Bilimsel Araştırmalar - GÖKBİLİM
Gökbilim ve Kainat
Güneş Sistemi ve Evrendeki Adresimiz- Dünya ve Uydusu Ay
Güneş - Merkür - Venüs - Mars
Jüpiter - Neptün - Uranüs - Plüto - Astroid Kuşağı -
Kuyruklu Yıldızlar
GÜNEŞ SİSTEMİ: EVRENDEKİ ADRESİMİZ
Öncelikle, evrendeki adresimizi kendimize hatırlatmakta yarar
var: Samanyolu gökadası, Güneş sistemi, Dünya gezegeni...
Fevkalade sıradan bir konum ve durum...
Güneşimiz (Sol), "Güneş Sistemi" nin merkezinde yer alan
sıradan bir yıldız... "Sarı Cüceler" sınıfından... Bizim
Gökadamızda MİLYARLARCA başka yıldızlar ve -- büyük
olasılıkla, önemli bir bölümünün çevresinde gezegen
sistemleri -- var...
Güneş sistemimiz, Gökada -- Galaksi -- 'mizin dış
mahallelerinde yer alıyor... Biz Türkler, biliyorsunuz,
Gökadamıza "Samanyolu" adını vermişiz...
Atalarımız gözlerini göklere çevirdiklerinde neler neler
tahayyül etmemişler ki?... Başlıbaşına ilginç bir konudur.
Eski Mısırlılar, orada gürül gürül akan bir nehir
görürlermiş... Besbellidir ki, Nil Nehrinden bir göksel
kavramlaştırma... Eski Yunanlılar ise, gürül gürül akanın su
değil -- sıkı durun -- SÜT olduğunu düşünmüşler... Bu
sözcüğün Yunanca'da karşılığı "galaktos" tur... Nitekim,
bugünkü "galaksi" sözcüğü gibi, İngilizce'deki "Milky Way"
deyişi de bu kökenden geliyor.
Evrende bizimkinden başka milyarlarca gökada (galaksi) daha
yer alıyor... Bunların bize olan uzaklığına gelince: Çıplak
gözle veya güçlü teleskoplarla görebildiğimiz minicik ışık
kaynaklarından bize ulaşan ışınlar, onlarca, yüzlerce,
binlerce, hatta milyonlarca yıl önce yola çıkmış; saniyede
300.000 kilometre (yılda 9.5 trilyon kilometre) hızla yol
almış; bize ancak ulaşmaktadır...
Başka bir deyişle, belli bir bölümü, belki de şu anda çoktan
evrenden silinmiş, yokolmuş dünyalardan bize şimdi
ulaşıyor...
Evrende uzaklıklar Işık Yılı cinsinde ölçülür. Saniyede 300
bin kilometre yol alan ışığın bir dünya yılı zamanda
katedeceği yol... Ki, bu da, yukarda kaydettiğim gibi, 9.5
trilyon kilometre demektir!...
Güneşimiz bize -- sadece -- 93 milyon mil (150 milyon
kilometre --daha ayruntılı söylersek: 149,600,000 km)
uzaklıktadır ve Güneşten çıkan ışınlar sekiz dakikadan biraz
fazla sürede bize ulaşıyor. Güneş sistemine en yakın yıldız
olan Proxima Centauri ise bu uzaklığın yaklaşık 270 bin katı
uzaklıktadır, ve ışığının bize ulaşması dört yılı aşkın bir
süre alıyor...
Sıradan bir gökada olan Samanyolu'muzun büyüklüğü, bir
ucundan bir ucuna yaklaşık 100 000 ışık yılıdır...
Evrenin büyüklüğüne gelince, şu kadarını söyleyeyim: Bir
futbol sahasına üç adet kum taneciği serpiştirseniz, elde
edeceğiniz "kumluk" un yoğunluğu, evrendeki gökadalar
arasındaki uzaklıklara kıyasla yine de daha yoğun olurdu...
Düşününüz ki, evrende sayamayacağımız kadar çok gökada -
galaksi -- aralarındaki bu akıl almaz uzaklıklarla, Evrenin
olanaklarımız ölçüsünde saptayabildiğimiz sınırlarına kadar
uzanıyor... Bu sınırlar ise, bizler gözlem olanaklarımızı
giderek genişlettikçe, alabildiğine büyüyor...
Bugün için bilim adamlarının çoğunluğunun itibar ettiği
"Büyük Patlama" kuramının dayandırıldığı belirlemelere göre,
Evren inanılmaz bir hızla genişlemeğe, gökadalar giderek
birbirlerinden hızla uzaklaşmağa devam ediyor...
Bu akıl almaz büyüklükteki Evrenin odağına kendi mütevazi
gezegenimizi yerleştirip, bütün bu âlemin, Dünya
gezegenindeki biz iki ayaklı tüysüz biyolojik tür için
yaratıldığını düşünme tuhaflığımıza psikiatride ne ad
verilebilir, bilemiyorum.
Ama, mantık açısından ne sıfatın cuk oturacağını
söyleyebiliriz: Cahiliyenin daniskası...
Şimdi, dilerseniz, önce kendi mütevazi çevremizle biraz
ilgilenelim...
"DÜNYA" VE UYDUSU "AY"
Eskiler neden Dünya'nın düz olduğunu düşünürlermiş ki? Ay
tutulması sırasında, Dünyanın Aya düşen gölgesinin çember
şeklinde olması bile Dünyanın yuvarlak olduğunu göstermeğe
yeterdi...
Ama, tabiatıyla bunu düşünebilmek için, önce merkezinde
Güneşin, onun çevresinde gezegenlerin, gezegenlerin
çevresinde ise kendi uydularının döndüğü bir "Güneş
sistemini" kavramlaştırabilmek ve "Ay tutulmasını" cinlerle
perilerle değil bir "doğa olayı" olarak açıklayabilmek
gerekiyordu.
Dünya gezegeni (Terra), Güneş sisteminin içten dışa doğru
üçüncü gezegenidir. 4.5 milyar yıl (4.5x109) kadar önce
oluştuğu hesaplanıyor. Güneş sisteminde varlığını
saptadığımız tek biyolojik yaşam yuvasıdır.
Hayallerimizde, kendimizi uzayın derinliklerine yol alan bir
uzay gemisinde, fantastik serüvenlerin kahramanları olarak
canlandırırız. Gerçekte, bizler hepimiz birer uzay
yolcusuyuz. Gemimizin adı, Dünya Gezegeni... Uzayda, saatte
108 000 km (67 000 mil) hızla yol alıyoruz.
Ne var ki bu yolculuğu, çevremizdeki gök cisimlerinden
bağımsız, kendi seçtiğimiz yönlerde değil; dev bir uçak
içinde biteviye dönen bir sinek gibi, Güneş ve Gökada
sistemimiz ile birlikte gerçekleştiriyoruz. Daha kendi
gezegenimizin çekim alanından bile kurtulup bağımsız bir
rota çizebilmemiz için, 11.18 km/sn'lik (ekvatorda) bir
kaçış hızı üretebilmemiz gerekiyor.
Gezegenimizin hızla dönmesi ve erimiş nikel-demir çekirdeği
sayesinde oluşturduğu manyetik alan, ve yoğun atmosferimiz
de eklendiğinde, bizleri Güneş ve diğer yıldızlardan gelen
zararlı ışınlardan koruyor. Uzayda serseri gezen
göktaşlarına karşı da koruyor; bunların büyük çoğunluğu,
hava tabakaları ile sürtünmeden dolayı, yüzeye düşemeden
yanıp buhar oluyor... Burası bizim uzay gemimiz ve
bildiğimiz tek yaşam yuvası...
Ve düşününüz ki, yol açtığımız çevre sorunları ve
kaynaklarınımızı hesapsız harcamamız sonucunda, kendi yaşam
yuvasını yok eden farelerden farkımız yok...
Gezegenimiz, Kuzey ve Güney kutuplarını birleştiren eksen
çevresinde 23 saat 56 dakika 4.09 saniyede döner... Güneşin
çevresinde, saniyede ortalama yaklaşık 30 kilometre (tam
olarak, 29.79 km/sn) hızla, turunu 365.2564 günde
tamamlar...
Dünya gezegeninin doğal tek uydusu Ay'dır. Ay, Dünyanın
çevresindeki bir turunu 271/3 günde tamamlar. Kuzey
kutbundan bakıldığında, Dünyanın ve Ayın kendi eksenleri
çevresindeki dönüşü saatin ters yönündedir.
Dünyanın ekseni, Güneş çevresindeki yörüngesine göre 23.5
(tam olarak: 23.45) derece eğiktir. Mevsimler bu sayede
oluşur...
Dünya-Ay düzlemi de, Dünya-Güneş düzlemine göre yaklaşık 5
derece eğiktir; öyle olmasaydı her ay mutlaka bir kez ay
tutulması oluşurdu...
Dünya gezegeninin yarıçapı ekvatorda 6,378.14 kilometre;
kitlesi 5.976e+24 kg, ortalama yoğunluğu 5.515 g/cm3 olup,
böylece Güneş sistemi üyeleri arasındaki en yüksek yoğunluğa
sahiptir. En düşük yoğunlukta olan gezegen ise Satürn'dür.
(0.69 g/cm3). [Referans için, sıvı suyun 1 g/cm3 kabul
edilen değerini düşünün.]
Gezegenimizin ortalama yoğunluk olarak dev Satürn veya
Jüpiter'in üstünde olması çok doğal: Biz ayağımızı sağlam
kayalara basıyor, gemilerimiz denizler üstünde yol alıyor
iken, o dev gezegenler ise büyük ölçüde gaz bulutlarından
oluşuyor... Unutmayalım: Evrende bildiğimiz tür teknolojik
uygarlıkların oluşması için ilk koşul, birilerinin sağlam
bir zemin üzerinde "ayakları" üstünde doğrulup, "ellerinin"
serbest kalabilmesi...
Soluduğumuz havanın yaklaşık %21'i oksijen, %78'i azot olup,
diğer gazların toplamı geri kalan %1'i oluşturur... (Kimi
kaynaklarda, son iki değer, yaklaşık %77 ve %2 olarak
verilmektedir.) Oksijenin hemen tamamı canlı organizmaların
ürünüdür.
Dünyanın "Hill" alanı 1.5 Gm (930 bin mil) yarıçapındadır ve
uydusu Ayın yörüngesi tabiatıyla bu alan içindedir. Hill
alanı, bir gök cisminin, çevresinde döndüğü daha ağır bir
gökcisminin etkisine rağmen -- burada Güneş -- egemen olduğu
yerçekim alanıdır.
Ay, Dünya'dan yaklaşık 234 bin mil (376 bin kilometre)
uzaklıktadır. Ayın yerçekimi Dünyanın altıda biri kadardır.
Dolayısıyla, Dünyada 95 kilo ağırlığında olan bendeniz, Ay
yüzeyinde 18 kiloya düşer, panterler gibi sıçrayabilir,
ceylanlar gibi zıplayabilirdim...
Ayın kütlesi, Dünyanın seksende biri kadardır... Dünya ve
Ay'ın birbirleri üzerinde yerçekimi etkileri vardır.
Tabiatıyla, Ayın Dünyanın kendisine bakan yakın yüzündeki
çekim etkisi, o sırada arkada kalan yüzüne göre daha
fazladır. Bu çekim karalar üzerinde farkedilebilir pek bir
etki göstermez; ama okyanuslar ve denizler Aya doğru
yaklaşık 60-65 santimetre "uzarlar"... Sonuçta günde iki kez
oluşan gelgit hareketleri meydana gelir...
Ay Dünyanın çevresinde saniyede yaklaşık 800 kilometre hızla
dönmektedir. Bu hız giderek yavaşlamakta ve uydumuz giderek
bizden uzaklaşmaktadır. Ay, Dünyaya her yıl yaklaşık 3 cm
daha uzaktadır...
Gerek kendi ekseni çevresindeki dönüşünü, gerekse Dünya
çevresindeki yörüngesini -- her ikisini de -- 27.3 günde
tamamladığı için, Ayın Dünyamıza daima aynı yüzü dönüktür...
Ayı, Güneşten yansıttığı ışık dolayısıyla görebiliyoruz.
Dolayısıyla hilalden dolunaya ve yeniden hilale değişimler,
Ay'ın Güneş ve Dünyaya göre olan konumundan
kaynaklanmaktadır...
Bir takvim ayı içinde iki kez dolunay durumu kabaca 23/4
yılda bir ortaya çıkar.
GÜNEŞ
Bir yıldız olarak, Güneşimiz, kütle, büyüklük, ısı, vb.
açısından, gökadamızda ortalama ve sıradan bir yıldızdır. Bu
grup yıldızlar "sarı cüceler" sınıfında yer alır.
Yaşının 4.6 milyar yıl olduğu, bir aksilikle süpernova
haline filan dönüşmezse bir beş milyar yıl kadar daha
parlamağa devam edeceği hesaplanmaktadır!...
Çekirdek ısısının 15 milyon derece santigrad olduğu
düşünülmektedir!! Burada hidrojen füzyonu ile helyum
oluşurken, sürecin oluşturduğu enerji, atomaltı
parçacıklarla çarpışa çarpışa çetin bir yolculuktan sonra
yüzeye ulaşır ve bu cehennem fırınını sonunda terkeder;
çevreye ısı ve ışık şeklinde yayılır.
Güneşimiz, Güneş sistemi toplam kütlesinin %99.86'ını
oluşturur. Başka bir deyişle, dev gezegen Jüpiter dahil,
gezegenler, astroidler, vb. hep birlikte sistemdeki toplam
kütlenin yalnızca %0.14'ünü oluşturuyor.
Güneş'ten bize ulaşan enerji, aslında binlerce yıl
öncesinden bu yıldızın çekirdek bölgesinden yola çıkmış olan
enerjidir. Bu sürenin tamamına yakınını, Güneşi oluşturan
yoğun atomların arasından geçerken harcamış, Güneş'i
terkettikten sonra yalnızca sekiz dakika içinde bize
ulaşmıştır...
Güneş lekelerinin koyu renkli görülmesinin nedeni,
çevrelerindeki alanlara göre ısının daha düşük olmasıdır.
Güneş ortalaması olan 5800 santigrad ısıya karşılık, güneş
lekelerindeki ısı 3800 santigrad derecededir... Güneş
lekeleri 11 yıl döngülük bir enerji salınım örüntüsü
izlerler.
Güneşin, Pluto gezegeninden, Dünyadakine kıyasla 1600 kez
daha sönük görüneceği hesaplanmaktadır.
Çoğu eski uygarlıklarda insanlar Güneşe Tanrı olarak tapmış;
güneş tutulmasını Tanrının öfkesi olarak yorumlamışlardır.
Bu öfkeden sakınmak amacıyla da dua ve kurban verme
ritüellerine yönelmişlerdir.
Bugün bile, bizim ülkemizde halk arasında, ay tutulmasının
öteki milletlere, güneş tutulmasının ise Türklere uğursuzluk
getireceği inancı yaygındır...
MERKÜR
Merkür, Güneşe en yakın gezegendir. Dünyamızın yaklaşık üçte
biri iriliktedir ve -- Pluto dışında -- sistemin en küçük
gezegen üyesidir.
Rotasyonu ve yüksek derecede eliptik yörüngesinden dolayı,
Merkür'de olsanız, sabah Güneşin kısaca doğup sonra
battığını, sonra yeniden doğduğunu; akşam öncesi ise bir kez
batıp, sonra kısaca yeniden doğduğu ve nihayet battığını
görürdünüz...
Merkür'ün helyum ve sodyumdan oluşan çok ince bir atmosferi
vardır. Güneşte 427 dereceye ulaşan yüzey ısısı, geceleri
ise -183 dereceye kadar düşer. Yakın yıllarda elde edilen
kimi bulgulara göre, Merkür kutuplarındaki kraterlerin
diplerinde buz halinde su bulunabileceği varsayımı ortaya
atılmıştır. Çünkü, bu gezegen Güneşe en yakın ve yüzey ısısı
fevkalade yüksek olmakla birlikte, krater tabanlarının
sürekli gölgede kaldığı düşünülmektedir.
VENÜS
Bu gezegenin adı gibi, üzerinde bulunan
bellibaşlı bölgeler de tarihteki ünlü kadınlar ve
mitolojideki kadın isimlerinden alınmıştır.
Venüs, Güneş ve Aydan sonra, göklerdeki en parlak cisimdir.
Bilinen en parlak yıldız olan Siriüs'ün onbeş katına ulaşan
parlaklıklarda görülebilir...
Gezegenin yüzeyi kalın bulut tabakalarından dolayı,
görülebilir, ultraviole veya enfraruj ışın dalga boylarında
görüntü vermez. Bu nedenle, gezegene gönderilen Pioneer ve
Magellan uzay araçları vasıtasıyla, gezegen yüzeyi radar
kullanılarak görüntülenmiştir.
Venüs gezegeni yüzeyindeki hava basıncı, yaklaşık olarak
Dünyadaki bir okyanusun 1 km derinliğindeki basınca eşittir.
Yani, Dünyanın yüzeyindeki hava basıncının yaklaşık 90
katıdır...
Bu gezegen kendi ekseni çevresinde fevkalade yavaş hızda
döner ve turunu yaklaşık 243 Dünya gününde tamamlar.
MARS
Güneş sistemindeki en yüksek dağın Mars gezegeninde olduğunu
biliyor muydunuz? Olympos Mons volkanik yapıda olup 27
kilometre yüksekliğindedir. Kısacası, bizim 8.5 km'lik
Everest tepemiz bunun yanında cüce kalır...
Güneş sistemindeki en derin ve uzun kanyon da Mars'tadır.
Valles Marineris adı verilen bu kanyon 5 kilomeyre
derinliğinde ve 5 bin kilometre uzunluğundadır. Genişliği de
yer yer 300 kilometreyi geçer.
Günümüz itibariyle Mars'ta sıvı su bulunmamaktadır. Nedeni
de düşük ısı ve düşük atmosfer basıncıdır. Ne var ki,
Mars'ta görülen "kanal" ların, daha yüksek ısılar ve daha
kalın bir atmosferin var olduğu uzak bir geçmişte gürül
gürül akmış akarsu yatakları olduğu görüşü yaygındır.
Mars Dünyaya kıyasla daha küçük bir gezegen olmakla
birlikte, yüzey alanı, yaklaşık olarak Dünyadaki karaların
yüzey alanına eşittir. Yüzeydeki yerçekimi gücü, Dünya
yüzeyindekinin yaklaşık üçte biri kadardır.
Yani, Dünya gezegeninde 95, uydusu üzerine 18 kilo gelen
bendeniz, Mars gezegeninde ise 31 kilo çekerdim!..
Mars gezegeni, bize en yakın olduğu konumda, çıplak gözle
bir tenis topunun 2.5 kilometreden görülebileceği irilikte
görülür.
İnce bir atmosferi vardır ve başlıca karbon dioksitten
oluşur. Kışın da özellikle kutup bölgelerinde yüzeyde fiilen
buz halini alır.
Yüzey yapısı, kraterleriyle, kanyonlarıyla, toz fırtınaları
ile, "kanalları" ile ve meteor çukurlarıyla gerçekten
karmaşık bir yapı gösterir.
Mars gezegeninin iki küçük uydusu vardır: Phobos (= korku)
ve Deimos (= panik)... Bu isimler, Savaş Tanrısı Ares'in
(Roma kozmolojisindeki karşılığı "Mars") savaş arabasını
çeken iki atın adlarından alınmıştır.
Bu iki uydu, dış astroid kuşağında yer alan astroidlere
benzer yapıdadır; dolayısıyla kimi gökbilimciler bunların
Mars'ın yerçekimine sonradan yakalanmış iki iri astroid
olduğunu düşünüyorlar.
ASTROİD KUŞAĞI
Astroid: Güneş sistemi'nde, çoğunlukla Mars ve Jüpiter
arasındaki astroid kuşağında bulunan, ama bazıları (örneğin
Apollo astroidleri) Dünya'nın yörüngesiyle kesişen
yörüngelerde ilerleyen, kaya parçaları...
"Astroid" denilince, birkaç yüz metreden birkaç yüz
kilometre genişliğe kadar olabilen kayal gök cisimleri
anlaşılır. Bunların, Güneş Sisteminin oluşumundan arda
kalmış döküntüler olduğu düşünülmektedir. Büyük bölümü, Mars
ve Jüpiter arasında yer alıyor.
Bir başka teoriye göre ise, bunlar bir zamanlar Mars ve
Jüpiter arasında yer alırken, bir kuyruklu yıldızla
çarpışarak dağılmış bir gezegenden kalan parçalardır.
Ancak ilginç olan nokta, bu astroid kuşağının, güneşin
çevresinde belli ölçüde eliptik bir yörünge izlemesidir.
Turlarını 3-6 dünya yılı içinde çeşitli sürelerde
tamamlarlar.
İşte bu nedenle, astroidler seyahatleri sırasında
yaklaştıkları gezegenlerin çekim etkisiyle yörüngelerinden
çıkabilir ve bu durum iki şeye yol açabilir: O gezegenin
çevresinde yeni bir yörüngeye oturarak onun uydusu haline
gelebilirler, veya gezegen yüzeyine düşerek büyük bir enrji
patlamasına ve meteor krateri oluşumuna yol açabilirler.
Birincisi için örnek, çoğu gökbilimcinin düşüncesine göre,
Mars gezegeninin iki uydusu Phobos ve Deimos'un tarihçesini
yansıtır.
İkincisi için örnek ise, günümüzden yetmiş milyon yıl önce,
Meksika körfezindeki bugünkü Yukatan Yarımadası yöresine
düşen dev göktaşının başlattığı olaylar dizisinde, o zamanki
pekçok canlı türünün -- ve bu arada sevgili dinozorların --
tüm dünyada hızla değişen iklim koşullarına ayak
uyduramayarak yeryüzünden silinmiş olmalarıdır...
Bilim adamları, astroid kuşağının ötesindeki dev Jüpiter'in
çekim etkisine şükrediyorlar... Bu dizginleyici etki
olmasaydı, Güneş sisteminin iç gezegenleri -- Dünyamız Terra
dahil -- hergün binlerce büyük göktaşının saldırısına
uğrardık...
Bir konuya daha değinelim: Astroid kuşağında yer alan
binlerce bilinen göktaşlarının toplam kütlesi, Dünyanın
uydusu Ay'ın kütlesinin topu topu onda biri kadardır...
"YILDIZ KAYMASI"
Dünyanın çekimine kapılarak, atmosferimize giren her
boyuttan gök cismi (ister bir toz zerreciği, ister metalik
veya kayal bir göktaşı) yanarak yok olurken, arkasında
bıraktığı ışıklı iz için "yıldız kaydı" deyimini
yakıştırırız!...
Aslında İngilizce terimlerde bile belli bir kavram kargaşası
vardır. Genel çizgileriyle:
Meteoroid: Toz zerreciklerinden astroidlere değin,
yeryüzünün çekim alanına kapılan hertürlü gök cismi...
Meteorite: Bu "meteoroid" lerden, atmosferde tamamen yanıp
yok olmaksızın yeryüzüne kadar ulaşabilen kaya veya metal
kütlesi... "Meteor taşı"...
Meteor: Dünyanın atmosferinde hızla yol alan bir "meteoroid"
in tamamen yanıp yok olarak ışıklı bir iz bırakması şeklinde
ortaya çıkan olay... Halk dilinde "yıldız kayması" deyimi
ile bilinen ve çoğunlukla toz zerreciklerinin yanması ile
oluşan olaylar bu grupta yer alır.
Günbegün, yaklaşık 3000 metrik ton toz zerreciği halinde
uzay maddesi Dünya gezegeninin çekimine yakalanır.
Çoğu çakıl taşı iriliğindeki, kayal veya metalik yapıda
meteoroid'ler, Güneşin çevresinde çeşitli yörüngelerde
çeşitli hızlarda dönerler. Bu hızın saniyede yaklaşık 42
kilometreye ulaşabildiği bilinmektedir.
En parlak "kayan yıldız" olayları ise "ateş topu" adıyla
bilinir ve bir şimşeğin ardından gök gürlemesi niteliğindeki
bir ses patlaması eşliğinde oluşur.
Gezegenimiz, dağılmış bir kuyruklu yıldızın döküntülerinin
içinden geçerken, meteor ("kayan yıldız") olaylarında büyük
bir artış olur ve bu fenomen "yıldız yağmuru" adıyla
bilinir...
JÜPITER
Bu dev gezegen kendi ekseni çevresindeki turunu sadece 10
dünya saatinde tamamlar. Yani bir Jüpiter günü, bizim
ölçülerimizle sadece 10 saattir... Bu müthiş hızından dolayı
kutuplarda basık, ekvatorda ise şişkindir.
Güneşten aldığı ısının iki katını kendisi çevresine yayar,
ki bu da kendi iç ısısı olduğunun göstergesidir. Çekirdek
ısısının 20 bin derece santigrad dolayında olduğu
hesaplanmaktadır.
Atmosferi hidrojen, helyum, sülfür ve azottan oluşuyor.
Çekirdeğinde ise başlıca metalik hidrojen bulunduğu
düşünülüyor. Atmosferindeki kuşaklar doğudan batıya ve
batıdan doğuya ardarda yön değiştirerek hareket ederler. Bu
atmosfer içinde, Dünya'da oluşan örneklerine göre çok daha
güçlü şimşek olaylarının yer aldığı bilinmektedir.
Jüpiter atmosferinde çembersel rüzgarlara işaret eden oval
yapıda görünümler de vardır. Bunların en ünlüsü ise, 1600'lü
yıllarda teleskobun icadından hemen sonra keşfedilmiş olan
güney yarıküredeki Büyük Kırmızı Leke'dir. Bunun tayfun
boyutlarında bir fırtına olduğu sanılmaktadır. Dünya
gezegeninin iki kere sığacağı büyüklüktedir.
Jüpiterin en az onaltı uydusu vardır. Uyduların sayısı 28'in
üzerinde olabilir.
Örneğin Amalthea uydusu üzerinde olsaydık, Jüpiterin
gökyüzünün yarısını kaplayacak derecede yakınımızda olduğunu
görürdük. Diğer bir uydu, Ganymede ise Güneş sistemindeki en
büyük uydu olup, gerek Merkür gerekse Pluto gezegenlerinden
bile daha büyüktür. Callisto, İo, ve Europa, Pluto'dan
büyük, fakat Merkür gezegeninden küçüktürler.
Europa ise çoğunlukla su bazlı buzlarla kaplıdır ve Güneş
sisteminde bilinen en pürüzsüz yüzeye sahiptir. 1 km'yi
aşacak hiçbir yükseltiye rastlanmamıştır. Ancak buzlarla
kaplı yüzeyinde boydan boya çizikler halinde çatlaklar
görülür. Buz tabakasının altında sıvı halde sudan oluşan bir
okyanus bulunduğunu düşünenler vardır.
Dünyamızın yaklaşık üçte biri büyüklüğündeki İo uydusuna
gelince, kesinlikle Güneş sisteminde bilinen en aktif
volkanik yapıya sahiptir. Aktif haldeki yanardağların
varlığı, Voyager uzay aracı ile saptanmıştır. Dünyadan küçük
olmasına karşın, çevresine Dünyanın iki katı ısı yayar.
Bunun nedeni ise, Jüpiter'in çok büyük olan yerçekimi
gücünün İo'da oluşturduğu sürekli "büzüşme" ve "genişleme"
etkisi ile oluşan ısıdan kaynaklandığı düşünülmektedir.
Volkanik aktivite bu ısı salınımının bir göstergesi olsa
gerektir.
SATÜRN
Güneş sistemindeki dört büyük gezegenin (Jüpiter, Satürn,
Uranüs, Neptün) çevrelerinde kuşak sistemleri vardır. Ancak
Satürn'ün kuşakları bunların en büyüğüdür, ve 1980'lere
kadar diğerlerini çevreleyen kuşaklar henüz saptanmamıştı
bile.
Öte yandan, Satürn'ün Güneş sistemindeki en düşük yoğunluğa
sahip gezegen olduğunu daha önce not etmiştik. Kısacası,
0.69 g/cm3 yoğunluğu ile Satürn gezegenini suya batırmağa
çalışsanız, batıramazdınız. Batmamakta direnir, suyun
üzerinde mutlu mutlu yüzerdi...
Atmosferi hidrojen ve helyumdan oluşur. Gezegen, tıpkı
Jüpiter gibi kendi ekseni çevresinde büyük bir hızla
dönerken, atmosferindeki rüzgarlar saatte 1800 kilometre
hızlara yükselir. Ve tabii ayrıca kutuplarda yassılaşma ve
ekvatorda ise şişkinlik de vardır.
Çevresindeki kuşakların buz halinde su ve toz
zerreciklerinden oluştukları ve birbirinden ayrı binlerce
kuşak bulunduğu anlaşılıyor. Bu kuşakların herbirisinin
kalınlığı 10 ila 100 metre arasında değişir, parlaklıkları
da birbirinden farklıdır.
Saturn'ün uydusu Titan, Jüpiter'in Ganymede'sinden daha
küçük olmakla beraber, yine de gerek Pluto gerekse Merkür
gezegeninden daha büyüktür.
URANÜS
Uranüs 1781 yılında ünlü İngiliz astronom William Herschell
tarafından keşfedilmişti. Herschell önceleri ona o zamanki
kral III. George onuruna, "George" adını vermeyi düşünmüş...
Bu adla anılan bir gezegene sahip olmak herhalde ilginç
olurdu...
Tıpkı Jüpiter ve Satürn gibi, Uranüs ve Neptün'ün de
atmosferleri başlıca hidrojen ve helyumdan oluşur. Ancak bu
iki gezegendeki metan gazı içeriği ilavesi ile bunlar
mavimsi bir ışık yayarlar. (Çünkü metan gazı kırmızı ışığı
emer.)
Uranüs'ün en büyük özelliği ise, dönüş ekseninin yörüngesine
98 derece eğik olmasıdır. Öyle ki, dünyadan bakıldığında
"yanlamasına" dönüyormuş görüntüsü verir ve hatta bazen,
yörüngesindeki konumuna göre kutuplarından biri veya ötekisi
dünyadan görülebilir.
Uranüsün 20'nin üzerinde uydusu saptanmıştır.
NEPTÜN
Neptün'ün keşfi, Uranüs yörüngesinin beklenen çizgide
olmadığının farkedilmesi ve bir başka gök cisminin çekim
gücü etkisinden şüphe edilmesi ile gerçekleşmiştir.
Neptün de, tıpkı kendisinden önceki üç büyük gezegen gibi,
Güneşten aldığının iki katı enerjiyi çevresine yayar. Bu da
kendi iç ısı kaynağı bulunduğunun kanıtıdır.
En az sekiz uydusu vardır. En büyükleri Triton olup,
Pluto'dan büyük, fakat Merkür'den küçüktür. Triton'un yüzeyi
kaya ve buzlarla kaplıdır ve yüzey ısısı -245 derece olarak
ölçülmüştür. Azot ve metandan oluşan çok ince bir atmosferi
vardır.
PLUTO
Ortalama olarak, Pluto'nun Güneşe olan uzaklığı Dünya-Güneş
mesafesinin 40 katıdır. Başka bir deyişle, bir model kuracak
olsaydık, Güneşi İzmir'e yerleştirirsek, Dünyamız yüz küsur
kilometre uzaklıkta Salihli'yi biraz geçince yer alacak;
Pluto'ya ulaşmak için ise o doğrultuda herhalde Dış
Moğolistan'a filan gitmek zorunda kalacaktık...
Pluto'nun ekseni yörüngesine 122.5 derece eğik, Güneş
çevresindeki yörüngesi ise ileri derecede elips şeklindedir.
Yörüngesinin bu şeklinden dolayı, her 248 dünya yılı sürede
bir 20 yıl süreyle Neptün'ün yörüngesi içine kayar!...
Pluto'nun uydusu Charon, kendisinin yarısı iriliğindedir. Bu
yüzden kimi gökbilimciler bunu bir gezegen ve uydu ilişkisi
saymaz; ikisini birlikte bir "ikili gezegen" oluşumu olarak
görürler.
Spektroskopi çalışmaları, Pluto üzerinde donmuş metan,
Charon üzerinde ise donmuş su varlığı göstermiştir. Tıpkı
Neptün'ün uydusu Triton gibi, Pluto'un atmosferi de azot ve
metandan oluşur. Daha da ilginci, bu atmosfer Charon'u da
içine alacak genişliktedir. Yani, bu iki gök cismi aynı
atmosferi paylaşıyorlar demektir. Ancak, Pluto yörüngesi
üzerinde Güneş'ten uzaklaştıkça, bu atmosfer yoğunlaşır ve
donarak yüzeye yapışır...
KUYRUKLU YILDIZLAR
Türkçe'de "Kuyruklu yıldız" adını verdiğimiz ilginç gök
cisimlerinin uluslararası terminolojideki karşılığı olan
"comet / komet" sözcüğü, Latince "cometa" dan gelir: "uzun
saçlı" anlamındadır... İnsanların gökyüzüne baktıklarında
farklı farklı şeyler gördüklerine daha önce de
değinmiştik...
İlk öğrenmemiz gereken şey, tabiatıyla, "kuyruklu yıldız"
ların birer "yıldız" olmadıklarıdır. Bizim gördüklerimiz,
Güneş sisteminde uzun eliptik yörüngeler üzerinde dönen gök
cisimleridir. Kendi ışıkları yoktur. Güneşten yansıttıkları
ışınlar sayesinde görülürler.
Bilim adamları, kuyruklu yıldızların, Güneş sisteminin
oluşumuna kucak açan anasal nebula'nın (bulutsu, izleyen
sayfadaki bilgilere bknz.) yoğunlaşması sırasında ortaya
çıkan döküntüler oldukları inancındadır.
Çoğunun, Güneş sistemimizi çevrelediği ve en yakın yıldız
olan Alpha Centauri'ye olan uzaklığın yarısına kadar
ulaştığına inanılan dev Oort Bulutu'ndan kaynaklandığı
düşünülmektedir. Yaklaşık 100 milyona ulaşan sayıda
"kuyruklu yıldız" ın, Güneşimizin çevresinde döndüğü
varsayılmaktadır...
Genel kanıya göre, bir kuyruklu yıldız yapısında çekirdek
donmuş su ve çeşitli gazlar ile toz zerrecikleri ve kayal
maddelerden oluşur. Bu çekirdeğin çevresinde "coma / koma"
adı verilen bulanık bir bulut yer alır. Çekirdek ve koma
birlikte kuyruklu yıldızın "kafa" kısmını oluşturur.
Kometler arasında, Güneşin çevresinde eliptik bir yörüngede
dönenler, Güneşe yaklaştıkça, ısının etkisiyle "kafa"
kısmındaki toz ve gazlar çözülmeğe, koma kısmı büyümeğe
başlar. Güneş rüzgarlarının etkisiyle, toz ve gazlar
savrulmağa başlayarak "kuyruk" kısmını oluştururlar.
Sonuçta, Güneşe yaklaşıldığı ölçüde kuyruk da uzadıkça
uzar... Böyle bir "kuyruk" un 150 milyon kilometre uzunluğa
erişebildiği biliniyor!...
(Güneş rüzgarı adı verilen fenomen, Güneşten gelen yüklü
parçacıklar ve radyasyonun baskısı anlamındadır.)
Bir başka deyişle, Güneş sisteminin dış mekanlarında efendi
efendi dönüp duran, yani iç mekanları merak edip yaklaşmayan
"kuyruklu yıldız" ların kuyruğu muyruğu yoktur...
İlginç olan nokta, bir kuyruklu yıldızın Güneşe her
yaklaşımında, kendisini oluşturan maddenin bir bölümünü
kaybetmesidir. Sevgili Halley kuyruklu yıldızımız da dahil
olmak üzere, eliptik yörünge çizerek Güneşe yaklaşmak
cesareti gösteren bütün kuyruklu yıldızlar zaman içinde
giderek eriyip yok olmağa mahkûmdurlar, demektir!...
Bir başka ilginç nokta ise şudur: Bir kuyruklu yıldızın
kuyruğu daima Güneşe bakan yüzünün tersi yönde uzanır.
Dolayısıyla, kuyruğunu arkasına alarak Güneşe yaklaşan bir
kuyruklu yıldızda, Güneşten uzaklamağa başlayıca, bu kez
kuyruk kafanın önünde gitmeğe başlar!...
KAYNAK: http://www.ingilizce-ders.com/uzay-bilim-kurgu/evren-gunes.htm